Eğitimin içinde olan biri olarak bu metaforun yalnızca edebi bir benzetme değil, sınıflarda her gün tanıklık ettiğimiz bir gerçeklik olduğunu söyleyebilirim. Modern eğitim anlayışı uzun yıllardır başarıyı ölçülebilir sonuçlara indirgemektedir. Notlar, sınav puanları, sıralamalar… Oysa insan gelişimi bu kadar dar bir çerçeveye sığmaz. Gelişim psikolojisi ve eğitim bilimleri bize açıkça göstermektedir ki her çocuğun öğrenme hızı, öğrenme biçimi, ilgi alanı ve güçlü olduğu alan farklıdır. Howard Gardner’ın Çoklu Zekâ Kuramı, çocukların yalnızca sözel ya da mantıksal alanlarda değil; müziksel, bedensel-kinestetik, görsel-uzamsal, kişilerarası ve içsel alanlarda da güçlü olabileceğini vurgular. Buna rağmen tek tip ölçme-değerlendirme sistemleri, çocukları kendi doğalarından kopararak aynı hedefe doğru koşmaya zorlar.Bukoşuda geride kalanlar “başarısız”, “isteksiz” ya da “yetersiz” olarak etiketlenir. Oysa çoğu zaman sorun çocukta değil,çocuğun nerede ve nasıl değerlendirildiğindedir. Eğitim ortamlarında sıkça karşılaştığımız tablo şudur: Aynı sınıfta, aynı anlatım yöntemiyle, aynı sınavla ölçülen çocuklardan aynı performans beklenir. Bu beklenti, farklılıkları yok saymakla kalmaz, onları bir kusur gibi gösterir. Oysa farklılık, gelişimin temelidir.Psikoloji bize şunu açıkça göstermektedir: Çocuk, kendisi hakkında ne söylendiğini zamanla içselleştirir. Bandura’nın öz-yeterlik kuramına göre bireyin bir işi yapabileceğine dair inancı, o işi gerçekten yapabilmesinde belirleyici rol oynar. Sürekli eksik olduğu hatırlatılan bir çocuk, bir süre sonra gerçekten eksik olduğuna inanır. Akademik başarı üzerinden değer görmeyen çocuk; özgüven kaybı yaşar, öğrenmeye karşı direnç geliştirir ve potansiyelini ortaya koymaktan vazgeçer. Bu noktada “uçamayan balık”artık sadece uçmayı değil, yüzmeyi de denemeyen bir hâle gelir. Sınıf içinde sessizleşen, parmak kaldırmaktan kaçınan, hata yapmamak için denemeyi bırakan çocuklar görürüz. Çoğu zaman bu çocuklar “ilgisiz” olarak tanımlanır. Oysa eğitim psikolojisi açısından bakıldığında bu, öğrenilmiş çaresizliğin tipik bir göstergesidir. Çocuk defalarca başarısızlıkla ve eleştiriyle karşılaştığında, çabanın sonucu değiştirmeyeceğine inanır. Bu inanç yerleştiğinde, artık çocuğun kapasitesini değil; ona yüklenen anlamları konuşuyor oluruz.Öğretmenlerve veliler için burada durup düşünmek gerekir. Bir çocuğa “neden yapamıyorsun?” diye sormadan önce, “onu yapabileceği bir alan sunduk mu?” sorusu sorulmalıdır. Her çocuk matematikte parlamak zorunda değildir; kimi çocuk kelimelerle düşünür, kimi seslerle, kimi hareketle, kimi ilişkilerle. Vygotsky’nin yakınsal gelişim alanı kavramı bize, çocuğun doğru destekle potansiyelini ortaya koyabileceğini söyler. Ancak bu destek, çocuğu olmadığı bir yere zorlamak değil; olduğu yerden güçlendirmektir.Eğitim, farklılıkları bastıran değil, görünür kılan bir alan olmalıdır. Sınıf ortamları yalnızca doğru cevabın ödüllendirildiği değil; sürecin, denemenin ve hatanın öğrenmenin doğal bir parçası olarak kabul edildiği alanlara dönüşmelidir. Çünkü çocuklar ancak güvende hissettiklerinde öğrenirler. Güven ise karşılaştırmalarla değil; kabul görmekle inşa edilir.Bu noktada sorumluluk yalnızca eğitim sistemine ait değildir. Evde kurulan cümleler, kardeşler ya da akranlarla yapılan karşılaştırmalar, iyi niyetle söylenen ama yaralayan ifadeler de çocukların kendilik algısını biçimlendirir. “Sen zaten yapamazsın”, “Bak arkadaşın ne kadar başarılı” gibi sözler, çocuğun zihninde derin izler bırakır. Oysa çocuk gelişimi, beklentilerle değil; anlaşıldığını hissetmekle güçlenir.“Uçmaya zorlanan balıklar” bize şunu hatırlatır: Her çocuğun bir suyu vardır. O suyu bulamayan çocuk, kendini kurak bir yerde sanır. Oysa mesele çocuğun kapasitesi değil; ona sunulan alanın darlığıdır. Eğitimin içinde olanlar olarak bizim sorumluluğumuz, çocuklara yeni kanatlar takmaya çalışmak değil; onları ait oldukları suyla buluşturmaktır.Belkide asıl soru şudur: Biz çocuklardan uçmalarını mı istiyoruz, yoksa onların kendi sularında özgürce yüzmelerine izin mi vermek istiyoruz?
Bu soruya verdiğimiz cevap, sadece bir eğitim anlayışını değil; bir çocuğun kendisiyle kuracağı ilişkiyi de belirleyecektir.
