Dijital teknolojinin hızla geliştiği bir çağda yaşıyoruz. Bir gün önceki bilgi artık eski sayılabiliyor. Akıllı telefonlar, tabletler ve bilgisayarlar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş durumda. Bilişim teknolojileri bilgiye erişimi kolaylaştırırken aynı zamanda gelişim çağındaki çocuklar açısından bazı önemli riskleri de beraberinde getirmektedir. Son yıllarda bilimsel literatürde giderek daha fazla tartışılan kavramlardan biri de “Dijital Demans”tır.
“Dijital demans" terimi, bazı uzmanların dijital cihazların çok fazla kullanımıyla ilgili olduğuna inandığı bilişsel işlevlerde meydana gelen değişimleri tanımlar. Tıbbi bir teşhis ya da tanılama değildir ancak teknolojinin sürekli kullanımınınbeynimizi nasıl etkileyebileceğine dair endişeleri vurgulayan bir kavramdır. “Dijital demans” kavramı, Alman nörobilimci Manfred Spitzer tarafından ortaya konmuştur. Spitzer’e göre dijital teknolojilerin yoğun ve kontrolsüz kullanımı, özellikle gelişim çağındaki çocukların öğrenme, dikkat ve hafıza süreçlerini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çünkü çocukluk dönemi, beynin en hızlı geliştiği ve sinir ağlarının yoğun biçimde şekillendiği kritik bir gelişim evresidir. Bu süreçte zihinsel faaliyetlerin büyük ölçüde dijital araçlara devredilmesi, beynin bazı bilişsel işlevlerinin yeterince kullanılmamasına ve zamanla zayıflamasına yol açabilmektedir. Spitzer bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “Gelişmekte olan beyin öğrenebilmek için aktif zihinsel çabaya ihtiyaç duyar. Dijital medyanın aşırı kullanımı ise bu çabayı azaltarak hafıza ve öğrenme süreçlerini zayıflatabilir.”
Ne yazık ki günümüzde birçok çocuk ve genç bilgiye ulaşmak için zihinsel çaba göstermek yerine dijital araçlara yönelmektedir. Oysa öğrenme yalnızca salt bilgiye ulaşmak değildir. Bilgiyi anlamak, yorumlamak, ilişkilendirmek ve hafızada yapılandırmak gibi birçok zihinsel süreç içerir. Bu süreçlerin sağlıklı biçimde gelişebilmesi için beynin aktif biçimde çalışması gerekmektedir. Araştırmalar, dijital araçların yoğun kullanımının çocuklarda bazı bilişsel ve davranışsal sorunlarla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bellek ve bazı zihinsel becerilerde zayıflama, dikkat ve odaklanma süresinde azalma, karar verme süreçlerinde güçlük, dil ve konuşma becerilerinde gerileme, kısa süreli hafızada zayıflama ve bilgi işleme süreçlerinde yavaşlama bu sorunların başında gelmektedir. Bunun yanında sosyal izolasyon, hareket eksikliği ve öfke kontrolünde zorlanma gibi davranışsal sonuçlar da gözlemlenebilmektedir. Dijital teknolojilerin düşünme biçimi üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmacılardan Nicholas Carr da dijital ortamların insan zihnini hızlı fakat yüzeysel bilgi tüketimine yönlendirebildiğini ifade etmektedir. Carr’a göre sürekli uyarıcıların bulunduğu dijital ortamlar, zihnin derin düşünme ve uzun süreli dikkat gerektiren faaliyetlere odaklanmasını zorlaştırabilmektedir ve bu durumu şöyle ifade etmektedir:“İnternet ve dijital medya, zihnimizi sürekli bölünen bir dikkat yapısına alıştırarak derin düşünme kapasitemizi zayıflatabilir.” Bu durum ise özellikle çocuklar açısından çok daha büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü çocukluk dönemi yalnızca bilgi edinme süreci değil, aynı zamanda dikkat, sabır, derin düşünme ve problem çözme becerilerinin geliştiği vedavranışa dönüştüğü bir dönemdir. Eğer bu süreçte zihinsel faaliyetlerin büyük bir bölümü ekranlara devredilirse öğrenmenin doğal yapısı zayıflayabilmektedir. Oysa çocuk beyninin sağlıklı gelişimi için yalnızca bilgiye maruz kalmak yeterli değildir. Beynin gelişimi, hareket, deneyim, sosyal etkileşim ve anlamlı öğrenme süreçleriyle doğrudan ilişkilidir. Anlayarak okuma, doğal ortamlarda bulunma, serbest ve yaratıcı oyunlar oynama, akranlarla yüz yüze iletişim kurma ve fiziksel hareket gibi etkinlikler çocukların bilişsel gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Bu etkinlikler beynin farklı bölgelerini aktif hâle getirerek öğrenme süreçlerini desteklemekte ve zihinsel gelişimi güçlendirmektedir. Serbest oyunlar çocukların problem çözme ve yaratıcılık becerilerini geliştirirken, fiziksel hareket beynin öğrenme ile ilişkili bölgelerinde kan dolaşımını artırarak bilişsel performansı desteklemektedir. Doğal ortamlarda bulunmak ve akranlarla yüz yüze iletişim kurmak ise çocukların sosyal ve duygusal gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Bu noktada hem ebeveynlere hem de öğretmenlere önemli sorumluluklar düşmektedir. Dijital araçların hayatımızdan çıkarılması mümkün değildir, fakat özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde bu araçların kullanım süresi, içeriği ve kullanım biçimi dikkatle kontrol edilip yönetilmelidir. Çocukların dijital ortamlardaki varlığı yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşımla değil, rehberlik eden, sınır koyan ve denge kuran bir anlayışla ele alınmalıdır. Çocuklara ekran dışında alternatif deneyimler sunmak, birlikte kitap okumak, doğada zaman geçirmek, spor yapmak ve akranlarıyla yüz yüze etkileşim kurmalarını sağlamak bu sürecin en önemli adımlarından biridir. Çünkü çocukluk dönemi yalnızca teknolojiye uyum sağlama süreci değil, aynı zamanda merakın, keşfetmenin ve öğrenmenin en yoğun yaşandığı dönemdir. Bu nedenle dijital çağın sunduğu imkânlardan yararlanırken çocukların gelişimsel ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi büyük önem taşımaktadır. Çocukluk dönemi, bilişsel, duygusal ve sosyal becerilerin temellerinin atıldığı kritik bir gelişim sürecidir. Bu süreç birbirini takip eden gelişim evrelerinden oluşur. Dolayısıyla bu evrelerden birinde oluşan eksiklik, ilerleyen dönemlerde telafi edilmesi güç bir boşluk yaratabilir.
Bu süreçte çocukların yalnızca dijital uyaranlara maruz kalması değil; düşünme, deneyimleme, hareket etme ve sosyal etkileşim içinde bulunma fırsatları da desteklenmelidir. Çünkü sağlıklı bir toplumun temeli, yalnızca teknolojiyi kullanabilen bireylerle değil, aynı zamanda düşünebilen, sorgulayabilen ve zihinsel potansiyelini aktif biçimde kullanabilen bireylerle atılabilir.


