Bir gün, bir kadın gelir, çıkar sahneye;
omuzlarında kimsenin görmediği yorgun bir atlas,
dudak kenarında yarım kalmış bir gülümseme. vardır.
Toplum onun sahneye çıkışını alkışlar,
ama kulise dönerken taşıdığı acıyı görmez.
O sahne, kadının değil;
toplumun ona biçtiği rolün sahnesidir.
Kadın güçlüdür, derler ya.
Sanki güç, onun doğumla aldığı bir sorumluluk;
sanki dayanmak, kadının kaderine yazılmış bir zorunluluk gibi…
Oysa kadınların gücü, kendi tercihleri değil,
toplumun sessizce üzerlerine bıraktığı bir kamburdur çoğu zaman.
Ne zaman dizlerinin bağı çözülse,
" abartıyor" diye bakılir.
Sanki güçten yorulmak, güçten kırılmak mümkün değilmiş gibi.
Her gün aynı sahne tekrarlanır:
O kadın yorgun argümanları sırtına yükler,
suskunluğunu görünmez bir manifesto gibi taşıyarak söylenmeyen tümcelerin kamburuyla yürür.
Biz ise seyirci koltuklarımızda rahatız;
onun sahnedeki varlığına alışkın,
onun çabasına kör,
onun sessizliğine sağırız.
O kadın ne zaman hakkını arasa,
sesi "sert" bulunur;
ne zaman gücünü gösterse,
"fazla iddialı" derler;
ne zaman yorulduğunu söylese,
"abartıyor" diye geçiştirirler.
Toplum, kadının acısını ölçmek için tuhaf bir cetvel kullanır:
Ne kadar çok susuyorsa, o kadar makbuldür.
Ne kadar çok dayanıyorsa, o kadar değerlidir.
Ne kadar çok yük taşıyorsa, o kadar kutsaldır.
Fakat hiçbir kutsallık,
bir insanın omzuna bu kadar ağırlığı hak görmez.
Kadınların susturulmuş sesi,
bu toplumun vicdanında yankılanan en büyük çatlaktır.
Sokaklarda, meydanlarda, caddelerde…
Kadınların görünmez emeği;
görünür olan bütün düzenin harcıdır aslında.
Onlar susunca düzen işler,
onlar yorulunca sistem ilerler,
onlar sessiz durdukça herkes kendi gürültüsünü haklı sanır.
Ama bir gün…
O kadın sahnenin ortasında durur,
ışığın köşesinden sıyrılarak kendi karanlığına bakar ve fısıldar:
"Ben sadece başkalarının yazdığı bir rol değilim."
İşte o cümle, toplumun en çok sarsıldığı andır.
Çünkü o kadın kendi adını sahneye yazdığında,
alışılmış bütün düzenler yerinden oynar.
Biz şunu unuttuk:
Kadınlar sadece hikâyenin içinde değil;
hikâyenin ta kendisidir.
Hikâyeyi ise en çok susturmaya çalıştığımız yerde,
en çok onlar anlatır aslında.
Belki bir gün…
O Kadının sahnesine toplumun körelmiş ışığı değil,
hak ettiği adalet düşer.
Belki bir gün yükü hafifler,
sesi yankı bulur,
varlığı görülmek zorunda kalınan bir 'mecburiyet'değil,
kendiliğinden bir değer olur.
Serap Yurtsever